PAYLAŞ

Çok fazla film izlediğimden olsa gerek, bir gün izlerim dedikten sonra not ettiğim ama unuttuğum filmler ortaya çıkıyor. İşte bizde Savaş Vadisi olarak gösterime giren Hacksaw Ridge filmi de bunlardan biri. Film neredeyse tarih olacak ben yeni izledim. Ama bazen bu çok daha iyi de olabiliyor. Bunun nedenini ayrı bir yazı konusu yapıp, Mel Gibson’un yönettiği İkinci dünya Savaşı yıllarını konu alan Hacksaw Ridge filmine bir bakalım.

Savaş Vadisi – Hacksaw Ridge Mel Gibson Yönetmenliğinde Bir Savaş Dönemi Filmi

Mel Gibson 2004 yılında dünyada ama özellikle Hristiyan dünyasında büyük ses getiren The Passion of The Christ filminden sonra 2006 yılında Apocalypto filmini yönetmişti. Ancak bu filmler ses getirip başarılı da olsalar hiçbiri 1995 yılında yönetip başrolünü de oynadığı Cesur Yürek – Braveheart filmi gibi klaiskler arasına girmemişti.

Sonraki yıllarda Hz. İsa’yı anlattığı The Passion of Christ filmine gösterilen tepkiler ve bir takım ırkçı skandallar nedeniyle sanki inzivaya çekilmiş bir görüntü veren Mel Gibson, 2016 yılında yönettiği Hacksaw Ridge ile bir nevi dönüş yapmış oldu.

İki Bölümden Oluşan Savaş Vadisi

Film çok hoş bir ortamda güzel bir hikayeyle başlıyor. Bir Amerikan kasabasında aslında sorunlarla dolu olduğu sonra anlaşılan bir çocuğun kameraya yansımasını, verilen renk ve oyuncuların performansıyla hissedebiliyorsunuz. Bir Hollywood klişesi tarzında ama nedense bunu benim de yadırgamadığım hatta hoşlandığım bir tarzda romantik bir aşk hikayesi başlıyor.

Filmin bu ilk bölümü diyebileceğim kısmı, bir savaş filmine gelen insanlar tarafından sıkıcı bulunabilir ancak ben hiç de öyle bulmadım. Filmin akışı ve buraya kadar giden konusu, kalan kısmı için beklentiyi aslında zaten arttırıyor.

İkinci dünya savaşıyla birlikte gönüllü askere yazılma çılgınlığı sırasında kahramanımız Desmond T. Doss, aşık olduğu kızın da etkisiyle sıhhiyeci olarak askere yazılıyor. Ancak olaylar onun istediği gibi gelişmiyor. Çünkü Desmond bir vicdani retçi sayılabilecek bir kişiliğe sahip. Askere gidiyor ama silaha dokunmayı reddediyor. Bundan sonraki kısımda savaş psikolojisi anlatımı başlıyor.

Fimde başta inançlar -din ekseninde- oldukça ön planda. Özellikle bir katoliklik vurgusu üzerinden yapılan vicdani ret durumu yanında Amerikan ordusuna karşı çıkılmayacağı, bir problem varsa orduda değil askerde vardır eleştirileri göze çarpıyor. “Vatan ölen askerlerle kurtulmaz” mottosunu da çok beğendiğimi söylemeliyim. Çünkü orduya sağ kalan savaşacak askerler gerekir.

Filmin ikinci bölümü gerçekten sıkı başlıyor. Anlamsız bulduğum bir sahne kurgusunda tepede bulunan Japonların yanına örülü bir halatla çıkan bir bölük askere neden yukardan kimse dokunmuyor veya neden harakiri yapan, ellerinde bombalar patlatan bir Japon askerinin halatı kesmiyor soruları havada kalıyor.

Desmond’un bir gecede 75 yaralı askeri tek başına kurtarması kısmındaki aşarısız ve inandırıcılıktan uzak. Ancak bu kısım ne kadar inandırıcılıktan uzaksa savaş sahneleri de bir o kadar etkileyici ve gerçekçi. Tabii ki el bombasına vole vuran Desmond’ın sahnesi hariç!

Desmond T. Doss hayali bir karakter ve kahraman değil. Dolayısıyla da bu hikaye de gerçek bir hikaye. Önemli bir kahramanlık hikayesi hiç de önemsiz sayılamayacak bir film haline gelmiş.

Filmden en çok aklımda kalan şey, savaşların anlatılamayacak kadar kötü bir şey olduğu.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.